merhaba, ben soyadı olmasa hayatı boyunca hiçbir şeyi becerememiş, tutunamamış, varlığı evrende kelebek etkisi yaratmaktan oldukça aciz biriyim.
ben, çorumun önemli tüccarlarından olan "gedikoğlu" ailesin şu anki tek oğlu, varisiyim.
sülalem yıllardır leblebicilikle uğraşıyor.
öyle bir yıllardır ki bu; fabrikanın girişinde, dükkanların camında, poşetlerimizde, kutularda, kese kağıtlarında "since 1941" yazıyor.
baba mesleğinin cümle içinde kullanımı sakız gibi sündürmüşüz anlayacağınız.
ve ailemin bunca başarısını -yıllardır yurdun dört bir köşesine leblebi satmak başarı kabul edilirse eğer- bir kenara bırakırsak,
ben hayatım boyunca "kirazın çekirdeğini yutarsam içimde kiraz ağacı çıkar mı acaba" saflığıyla yaşadım.
kafamı hiçbir zaman çok yormadım.
ufak da olsa bir tane bile başarıya değil imza atmak nokta bile koymadım.
günlerim birilerinin benim için yaptıkları planları gerçekleştirmekle geçti.
evcilik oynarken sen baba olucaksın dediler, oldum.
ödevlerini yap dediler, yaptım.
hugoyu aradığımda tolga abi 4e bas, sola dön dedi, döndüm.
gamze senden hoşlanıyor bence teklif edersen kabul eder dediler, ettim.
annem vitamin evladım az meyve ye dedi, yedim.
babam okuyup ne yapacaksın fabrikaya, dükkanlara git gel dedi, okumayıp "ah bici bici leblebici, taze kavrulmuş içi" türküsü eşliğinde leblebilerle uğraştım.
gamze yıl dönümümüzde -sanki evlenmişiz gibi- şu katologtaki parfümü al dedi, aldım.
en yakın arkadaşım mesut -ya da parazitim- hacı bende bozuk yok sen şimdi öde ben sonra sana veririm dedi, ödedim.
işte böyle böyle yirmi yaşıma geldim.
annem öldü.
babam karısının ölümünü çiçekleriyle, domatesleriyle unutmaya çalışma ümidiyle kendini bahçesine verdi.
gamze beni kulağı küpeli bir çocukla aldattı.
mesut üniversite okumaya ankaraya gitti. arada tatillerde gelip hesabı kitleyip geri gidiyor.
kumarbaz amcam -her ailede bir hayırsız olmalı, yoksa sitkomcular nereden ekmek yer- mal varlığımızı telatabilerin süpürgesi gibi "hüüüp" diye içine çekmekle meşgul.
bense şu an tüm leblebilerden sorumlu bakanım.
hatta başbakan.
hatta diktatör.
başta üçüncü bölgeden adaydım şu ansa bir kralım.
leblebiler kralı!
beyaz şeker kaplamalı, baharatlı, susamlı-ballı, sade, beyaz, çikolatalı...
bütün leblebiler bana tabi.
ama ben onlarla ne yapmam gerektiğini hiç mi hiç bilmiyorum.
en fazla havaya fırrlatıp başımı da geri atarak ağzıma atabilirim.
belki bir de avcuma alıp tek mi çift oynarım.
ve biliyorum ki, birkaç sene sonra babam da ölecek.
çünkü çok hasta.
"haplarla ayakta duruyorum" marjinalliği babamın vücudunda çirkin bir ur olarak baş gösteriyor.
ve babam ölünceye kadar tüm bu leblebi imparatorluğu parçalanacak, eminim.
batının teknolojisini yeterince takip edemeyeceğim,
muasır medeniyetlere "vayy be gavurlar yapıyor işte" diye imrenerek bakacağım
ve önce çikolata kaplılar özerklik isteyecek
ardından baharatlılar..
sonra teker teker hepsi bağımsızlıklarına kavuşacak.
bense o sırada bir cafede başka bir muhabbetim olmadığı için "doksanlar ne güzeldi.. sıdıka vardı, taş lu etdevrindeki çakılı ben çok beğenirdim, ağızda patlayan şeker ne acayipti dimi?" diyerek kız tavlamaya çalışacağım.
ama her seferinde eve skor tabelama yazılan koca bir sıfırla döneceğim.
çünkü önceden "gedikoğlu" soyadını taşıdığım için yakışıklı, karizmatik, espirili ve tatlıydım.
o zamanlar gelince ise koca bir hiç olacağım, yapay seleksiyonla eriyip gideceğim.
başkalarını mutlu etmek için de kendimden ödün verecek, kendimi değiştirecek yaşı çoktan geçtiğimden
eski yeşilçam oyuncularının şimdi sefalet yaşaması gibi ben de yitip gideceğim.
ben, çorumun önemli tüccarlarından olan "gedikoğlu" ailesin şu anki tek oğlu, varisiyim.
sülalem yıllardır leblebicilikle uğraşıyor.
öyle bir yıllardır ki bu; fabrikanın girişinde, dükkanların camında, poşetlerimizde, kutularda, kese kağıtlarında "since 1941" yazıyor.
baba mesleğinin cümle içinde kullanımı sakız gibi sündürmüşüz anlayacağınız.
ve ailemin bunca başarısını -yıllardır yurdun dört bir köşesine leblebi satmak başarı kabul edilirse eğer- bir kenara bırakırsak,
ben hayatım boyunca "kirazın çekirdeğini yutarsam içimde kiraz ağacı çıkar mı acaba" saflığıyla yaşadım.
kafamı hiçbir zaman çok yormadım.
ufak da olsa bir tane bile başarıya değil imza atmak nokta bile koymadım.
günlerim birilerinin benim için yaptıkları planları gerçekleştirmekle geçti.
evcilik oynarken sen baba olucaksın dediler, oldum.
ödevlerini yap dediler, yaptım.
hugoyu aradığımda tolga abi 4e bas, sola dön dedi, döndüm.
gamze senden hoşlanıyor bence teklif edersen kabul eder dediler, ettim.
annem vitamin evladım az meyve ye dedi, yedim.
babam okuyup ne yapacaksın fabrikaya, dükkanlara git gel dedi, okumayıp "ah bici bici leblebici, taze kavrulmuş içi" türküsü eşliğinde leblebilerle uğraştım.
gamze yıl dönümümüzde -sanki evlenmişiz gibi- şu katologtaki parfümü al dedi, aldım.
en yakın arkadaşım mesut -ya da parazitim- hacı bende bozuk yok sen şimdi öde ben sonra sana veririm dedi, ödedim.
işte böyle böyle yirmi yaşıma geldim.
annem öldü.
babam karısının ölümünü çiçekleriyle, domatesleriyle unutmaya çalışma ümidiyle kendini bahçesine verdi.
gamze beni kulağı küpeli bir çocukla aldattı.
mesut üniversite okumaya ankaraya gitti. arada tatillerde gelip hesabı kitleyip geri gidiyor.
kumarbaz amcam -her ailede bir hayırsız olmalı, yoksa sitkomcular nereden ekmek yer- mal varlığımızı telatabilerin süpürgesi gibi "hüüüp" diye içine çekmekle meşgul.
bense şu an tüm leblebilerden sorumlu bakanım.
hatta başbakan.
hatta diktatör.
başta üçüncü bölgeden adaydım şu ansa bir kralım.
leblebiler kralı!
beyaz şeker kaplamalı, baharatlı, susamlı-ballı, sade, beyaz, çikolatalı...
bütün leblebiler bana tabi.
ama ben onlarla ne yapmam gerektiğini hiç mi hiç bilmiyorum.
en fazla havaya fırrlatıp başımı da geri atarak ağzıma atabilirim.
belki bir de avcuma alıp tek mi çift oynarım.
ve biliyorum ki, birkaç sene sonra babam da ölecek.
çünkü çok hasta.
"haplarla ayakta duruyorum" marjinalliği babamın vücudunda çirkin bir ur olarak baş gösteriyor.
ve babam ölünceye kadar tüm bu leblebi imparatorluğu parçalanacak, eminim.
batının teknolojisini yeterince takip edemeyeceğim,
muasır medeniyetlere "vayy be gavurlar yapıyor işte" diye imrenerek bakacağım
ve önce çikolata kaplılar özerklik isteyecek
ardından baharatlılar..
sonra teker teker hepsi bağımsızlıklarına kavuşacak.
bense o sırada bir cafede başka bir muhabbetim olmadığı için "doksanlar ne güzeldi.. sıdıka vardı, taş lu etdevrindeki çakılı ben çok beğenirdim, ağızda patlayan şeker ne acayipti dimi?" diyerek kız tavlamaya çalışacağım.
ama her seferinde eve skor tabelama yazılan koca bir sıfırla döneceğim.
çünkü önceden "gedikoğlu" soyadını taşıdığım için yakışıklı, karizmatik, espirili ve tatlıydım.
o zamanlar gelince ise koca bir hiç olacağım, yapay seleksiyonla eriyip gideceğim.
başkalarını mutlu etmek için de kendimden ödün verecek, kendimi değiştirecek yaşı çoktan geçtiğimden
eski yeşilçam oyuncularının şimdi sefalet yaşaması gibi ben de yitip gideceğim.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder